yolculuk dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.05.2013

ölümlü dünyanın ölümsüz bilgeleri: kaplumbağalar


İki taneydi kaplumbağalar. Sıcaktan önce yola çıkmışlardı. Yürümüşler yürümüşler, düzlüğün ucundan ortasına gelmişler, belki yüz metre “yol” almışlardı. Biri kesilip kalmıştı sonunda. Öteki geçip gitmişti. 
Hâlâ gidiyordu. 
Dayanıklı, gayretli, yaşlı bir kaplumbağaydı. Kurumuş teknesinden boynunu uzata uzata yürüyordu. Altında yanan toprağa, güneşe, ateşe dayanarak yürüyordu. Sanki kıracın köşesine sıkışıp kalmış bir parça serinliği bulmağa gidiyordu. Ya bulacak, ya Tozak kırını bırakacaktı. Dünyanın bol otlu, gölgeli bir yerini mutlaka bulacaktı. Serin bir yere varacaktı. 
Sabırla yürüyordu. 
Koca zaman dört yanını sarmıştı. Ayakları harlı bir ateşe basmış gibi yanıyordu. Ama kararlıydı. Yürüyüp kıracı geçecek, başladığı işi bitirecekti. 
Bitiremezse ölecekti. *

19.03.2013

aşk sandıklarımız

Hiç düşündün mü, başımıza gelen ya da gelmeyen, bizi bulan ya da bulmayan her şey istek ve arzularımızla değil de kendimize bakışımızla, şu kısacık hayattaki var oluşumuzla, duruşumuzla ilgili. Bence aşk, buna dâhil.

Bir şeyi çok istersek sahip olacağımıza inandırıldık. Yıllar boyu. “İstemek,” dediler, “birinci kural. Ama çok isteyeceksin.” Sokaklarda sırtı çökük, boynu bükük, bir karış suratla yürüyüşümüz bundan. Çok istedik ama olmadı. Niye’sini kimse bize söylemedi. “Yeterince istememişsindir, çaba göstermemişsindir,” diyen oldu sahi. Düşürdük yüzümüzü, yürümeye devam ettik. İçimizde bir yığın hayal kırıklığı. Bence aşk da buna dâhil.

12.03.2013

kontrol delisi ruhların ego terbiyecisi: kediler


Bir sabah sahilde yürürken kıyıda, tek sıra dizilmiş halde buldum onları. Önce beş-altı tane sandım ama ağacın hemen ardında bir o kadar daha vardı. Sarmanından tekirine, dumanından kömür karasına her renkten bir sürü kedi. Sabah güneşi balık ağlarının arasından suya düşüyor, tatlı bir rüzgâr yaklaşan sonbaharı müjdeliyordu ve insan halimle ben bile mayışmışken kediler gözlerini bile kırpmadan denize bakıyordu.

Derken küçük burunlarda bir hareketlenme başladı. İlk balık kovaya düştü. Yaklaşan balıkçı teknelerinin sesi martı çığlıklarına karışıyordu. Kedilerse aceleci martıların aksine sessiz ve telaşsız bir bekleyişi sürdürüyordu. Bir balıkçı açık denizde başlayan muhabbeti bölmeden balıklardan üçünü kovaya, ikisini taşa attı. Bunu ödül ya da sadaka verir gibi değil, günlük, olağan bir işi yapar gibi yapmıştı. Sonra bir tane, bir tane daha derken minik ağızlarda birer balık, herkes kendi köşesine çekildi. Sıradan bir günü yaşayan şehir, oradan geçen bir yabancının zihninde “kediler cenneti” olarak yerini çoktan almıştı.

Bir kediyle yaşamak

18.09.2012

blog öyküleri ~ basit bir yaşam


Bilen bilir, Yolculuk dergisinde her ay Blog Arkası adında bir köşe hazırlıyorum. Blog yazarlarıyla yaptığım küçük söyleşilerden oluşuyor bu köşe. Hazırlık aşaması boyunca yaptığım araştırmalar sırasında bambaşka hayatlarla ve ilham veren insanlarla tanışıyorum. Ufkum açılıyor. Bunlardan bazılarını zaman zaman burada da paylaşıyorum.

Basit Bir Yaşam isimli blog ile dört-beş ay önce tanıştım. Çok etkilendim. Sonra düşündüm, beni bu kadar etkileyen neydi, diye. Blogun sadeliği, yazının akıcılığı, yazarın hissedilen gerçekliği... Ama en çok, bahsettiği değerleri hayatında uyguluyor oluşu. Okudukça içimde bir şeyleri kıpırdatan, okudukça bana ilham ve paylaşma isteği veren de buydu.

Şöyle afili bir giriş yazıp aşırı tüketim ve teknolojiyle boğulmuş, giderek yalnızlaşan ve tektipleşen hayatlardan bahsetmeye gerek var mı? Bunun yerine sözü blog yazarı hindiba'ya bırakıyorum. Buyrunuz...

13.06.2012

üç kuruşluk dünyanın gülümseyen gezgini


Cana geleceğine, denir, mala gelsin! Kaza mı yaptın, eve hırsız mı girdi, teselli niyetine söylenen ilk cümledir bu. Sonra zaman geçer ve o gün ağzından içtenlikle dökülen sözler döküldüğü yerde kalır. “Can”ı unutur, “mal”ın peşinde koşmaya devam edersin. Hayatını bir üst seviyeye taşımak için hızlı adımlarla,  yaşadığın her anı ezip geçerek daha iyi bir geleceğe doğru ilerlersin. Benzerlerin gibi. Ne istediğini dahi bilmeyen ama hep daha fazlasını isteyen benzerlerine özenirsin, onlar da sana. Ama nereye kadar? Gün gelir, hayat seni de durdurur. Belki zorunlu bir molayla, belki bu sefer cana gelen felaketle.

Bu satırların ilham kaynağı Alim Erginoğlu “Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya” adlı kitabın yazarı. 26 yaşında kendisine gösterilen bir kulvarda doludizgin koşarken kanserle tanışmış. Bu haber üzerine eşi Rachel ile bir karar almışlar ve her şeyi -ama her şeyi- bırakıp yola çıkmışlar. "Yol" derken, Kamboçya, Laos, Tayland, Vietnam, Burma, Malezya, Singapur, Hong Kong, Brunei ve Borneo Adası’nı kapsayan 194 günlük bir seyahatten bahsediyorum. Sonra da tahmin edebileceğiniz üzere, bu yolculuk ve öncesinde yaşananları bir kitapta toplamış Alim. Benim gözümde kendi romanını yazan bir roman kahramanı. Hala da her fırsatta deneyimlerini anlatmaya, paylaşmaya ve üretmeye devam ediyor.

Kabul ediyorum, bu söyleşiye başlamak biraz zor oldu benim için. Böyle bir konu nasıl açılır, hiç bilmiyordum. Bir insana “Kanser olmuşsun, nasıldı?” diye sorulur mu! Ben karşısında kıvranırken o buna alışmış ve anlamış gibi, kendiliğinden söze girdi...

Kitabın öyküsüyle başlayalım mı?

2001’de bir kanser vakası yaşadım. O zamana kadar aslında çok konvansiyonel bir yaşam tarzım vardı. Her Türk insanı gibi, nedir, üniversiteyi bitirir, bir işe girer, kariyer filan derken hayat geçer gider. Benim hayatım da böyle klasik planlar üstüne kuruluydu. Fakat kanser olduğumu öğrenmek hem benim hayatımda hem de sevdiklerimin hayatında çok ciddi bir şok oldu. Böyle olunca eşim Rachel dedi ki, “Artık biraz da hayallerimizi kovalayacak bir şeyler yapalım. Gezmeyi çok seviyoruz, hadi Asya’ya gidelim, bir süre kafa dağıtalım.” Buna böyle rahatlıkla karar vermesinde İngiliz olmasının da bir etkisi var tabii…

Sonuç olarak evimizi kapadık, kariyerimizi, her şeyimizi bir tarafa bıraktık ve yola koyulduk. Daha yola çıktığımız zaman dedim ki, “O kadar gidiyoruz, bunları paylaşmazsak bir anlamı yok.” Bu düşünceyle yol boyunca günlük tuttum ve dönüşte bunları toparlayıp kitap yapmaya karar verdim. Bu arada bizim gibi her şeyi bırakıp aylarca gezen çok kişi yoktu Türkiye’de, olanlar da bizden yaşça büyüktü. Bir de Asya ülkelerine gitmek şimdiki gibi kolay değildi. Öyle olunca yaptığımız çok dikkat çekti, bir sürü röportaj yapıldı, basının gözünde ilginç bir hikâyeydi tabii. Bu röportajlardan birinde, satır arasında dedim ki “Türkiye’ye dönünce bunları muhakkak kaleme alacağım.” Tesadüf, bir yayıncı okuyup beni aradı. “Kitabınız hazırmış, getirin basalım.” Oysa ortada yalnızca tuttuğum günlük ve bazı materyaller vardı. Yayıneviyle çalışmamız sonucunda ilk baskı 2005 yılında çıktı. Fakat ben biraz şanssızdım, ilk yayınevi de, ondan sonra çalıştığımız ikinci yayınevi de yayın hayatlarını sürdüremediler. Elinizdeki, kitabın üçüncü baskısı, henüz çok yeni sayılır. Biraz elden geçirdim, gezi ve kanser hikâyesini birleştirdim ve tüm o satırları 26-27 yaşlarında kanseri yaşayan bir adamın düşünce tarzıyla yazdım. Bir de karşıma en yakın dostumu, kardeşimi oturttum ve böylece bütün hikâye, ona yazdığım bir mektup halini aldı.

37 yaşındasın, her şeyin üzerinden on sene geçmiş… Bugün yaşadığın onca şeye nasıl bakıyorsun?

Öncelikle iyi ki yapmışız diyorum böyle bir geziyi. Belli şeyleri belli yaşlarda yapmazsan, zaman ilerledikçe daha zor bir hale geliyor. Hem ekonomik olarak zorlaşıyor hem ruhsal olarak daha bir statikleşiyorsun, aklında her şeyi çok daha fazla kurmaya başlıyorsun, belki lükse ve rahata daha çok alışıyorsun. Ayrıca bu gezi hayatımda çok başka ufuklar da açtı. Ben kanseri üç kez yaşadım. Bu, başıma gelen çok büyük bir şanssızlıktı. Aslında istatistikî olarak epey zor bir olasılığı tutturdum, milyonda birin içine girdim. Bu şanssızlık beni değiştirerek klasik bir insandan dünyaya çok daha açık bir insana dönüştürdü.


"İnsanlar birbirini en iyi tatilde tanır," derler ama Rachel’la sizinki tatilden çok bir sefalet yolculuğu olmuş. Her şeyi nasıl planladınız ve böyle bir deneyim ilişkinizi nasıl etkiledi? 

İnsanın sevgilisiyle ya da eşiyle böyle bir seyahate çıkması aslında çok riskli bir şey, ilişkiyi pekiştirebilir ama götürebilir de aynı zamanda. Ben tabii bir Türk olarak daha bir turist mantığıyla yola çıktım. Rachel beni eğitti, diyebilirim. O geçmişte Afrika’da, Avustralya’da yaşadığı için daha çok benim açımdan zor oldu. Zaten Batı’nın genlerinde gezmek, keşfetmek var. Oysa bizde böyle bir şey yok. Çoğumuz yaşadığımız şehrin bile belli yerlerini bilmeyiz. Türkler gezmek deyince daha çok keyif ararlar, bir yere gidelim de oranın yemeğini yiyelim, gibi. O yüzden benim öncelikle bu mantığı değiştirmem gerekiyordu. Farelerin cirit attığı bir guesthouse’da yatmakta epey zorlandım örneğin. Hemen diyorsun ki “İki yıldızlı bir yer bulalım, ne gerek var böyle şeylere!” Fakat Rachel bu geziye bir proje gibi baktı ve bana bütçeyle gezmeyi öğretti. Günde kişi başına 15 dolarlık bir bütçe koyduk. Günde iki kişi, toplam 30 dolardan bahsediyorum, bunu Türk lirasına çevirirsek herhalde İstanbul’da ya da Ankara’da o parayla insanın ne yapabileceğini kafasında kurması bile mümkün değil. Bu seyahatte bir bütçe planımız olmasaydı 60. gün geri dönmek zorunda kalırdık.

Farklı kültürlerden bile gelmiş olsan değer yargıların, hayatı algılayış felsefen uyuyorsa inanılmaz güzel bir uyum yakalıyorsun. Rachel ile böyle bir ilişkimiz var. O yüzden bu geziyi beraber gerçekleştirmek bizi birbirimize daha da bağladı. Uyum, gezinin keyfini arttırdı, ilişkimizi de çok pekiştirdi. Birbirimizi daha iyi anladık, birbirimize destek olduk, hasta olduğumuz zamanlar birbirimize baktık, çok eğlendik. İki farklı kültürden gelip ikimize de ait olmayan bambaşka bir kültürde yaşadığımız anılar bizim hayatımızda hep güzel zamanlar olarak kalacak. O yüzden tavsiye ediyorum. Gezmeyi seven insanlar tek başına gezmemeli bence.

Yedi aylık seyahat boyunca aklında en çok yer edenler...

Öyle çok anı var ki… Bir kere doğayı ne kadar az tanıdığımı gördüm. Borneo’da bir küsur ay geçirdik. Amazon’dan sonra dünyanın en büyük yağmur ormanlarının olduğu, en fazla flora-fauna cinslerini barındıran bir coğrafya. Güneydoğu Asya’nın en yüksek noktası olan Borneo Adası’ndaki Kinabalu Dağı’na tırmandık, 4.100 metrelik bir dağ. Aslında bir dağcıya göre hiçbir şey değil ama bizim gibi hayatında tırmanış yapmamış insanlar için bir buçuk günde deniz seviyesinden o kadar yükseğe çıkmak, aklimatizasyon açısından ciddi bir vücutsal travmaydı.

Burada şöyle bir anımız da var: Gece Borneo’nun içlerinde Kinabatangan Nehri’nde kamp yapıyoruz. En yakın yerleşim merkezi 200-250 km ötede, doğanın o kadar içindeyiz. Hatta kamp yerinde BBC’nin belgeselci ekibiyle karşılaştık, öyle bir yerden bahsediyorum. Yüksek bir platforma uyku tulumlarını yayıp yatıyoruz. Hayvanların en aktif olduğu, avlandığı saatler olduğu için gece safariye çıkıyoruz. Bu arada timsah ve orangutanların, her türlü yılanın, börtü böceğin yaşadığı bir yer Borneo. Bir gece yerlilerin kayıktan hallice tekneleriyle nehirde safariye çıktık ve nehrin ortasında teknemizin motoru bozuldu. Orada göğsümüze kadar gelen suya inip yaklaşık 20-25 dakika nehrin içinde yürümek zorunda kaldık. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o anda timsah olabileceğini hiç düşünmediğimi fark ediyorum. Nehirden çıktıktan sonra orada bir yerliye sorduk, “Bu göle timsah gelmez,” dedi! Hani bir beyaz köpekbalığı Atlantik’ten gelip Akdeniz’e hayatta girmez, der gibi! Sonrasında epey güldük tabii!

Aynı havaalanında farklı zamanlarda iki Alim var. İlki, her şeyini bir yana bırakıp hiç bilmediği ülkelere gitmek üzere olan, ikincisi ise yaklaşık 200 gün boyunca hiç tanımadığı kültürlerin, şehirlerin içinde yoğrulmuş Alim. Bu iki “sen”i karşılaştırabilir misin? 

Onda da çok zorlandığımı itiraf etmeliyim. Giderken “Kariyeri de bırakıyorum, dönüşte ne yapacağım?” kaygısıyla gitmedim, isteyerek gittim ama yine de bu kadar değişeceğimi düşünmemiştim. İnsanın 200 gün boyunca alıştığı dünyadan ve sosyolojik gerçeklerden kopuk yaşaması hayata bakışında yepyeni bir kulvar açıyor. Daha önce test etmediğin bir dünyaya giriyorsun. Bu yüzden döndükten sonra bir süre normal hayata uyum sağlayamadım. Bir kere değer yargılarım değişmişti, maddiyatı çok fazla kurcalamaya başlamıştım. Tekrar sabit bir ofis işine dönmekte zorluklar yaşasam da, bu bir hayat ve ister istemez dönüyorsun. Ama şunu öğrendim: Kariyer tek başına bir amaç değil ve bu başka şekillerde de yapılabilir. Bu anlamda bu seyahat beni çok değiştirdi. Ne yaparsan yap, ürettiğin sürece bunun insana kendini çok iyi hissettirdiğini gördüm. O yüzden yazmak bana çok iyi geldi. Hiç aklımda yokken gezi yazarı oldum, yaşadıklarımı paylaşmaya başladım. www.uckuruslukdunya.com adresli blogu kurdum. Ayrıca kitaptan dolayı beni takip eden insanlarla yazıştım, çeşitli gruplara, forumlara üye oldum...

Bu arada, kanser tüm bunların çok ayrı bir parçası. Ayrı tutuyorum çünkü kansere yakalanmasaydım gezginlik ruhuna da ulaşamayacaktım. Paylaşmak anlamında ise insanlara psikolojik açıdan yardım etmeye başladım. Kanseri yaşadığım için olsa gerek, bu konuda bana çok daha rahat açılıyorlar. Bir de vakit buldukça İngiltere’de, Cancer Research UK’de gönüllü olarak çalışıyorum. Kampanyalarına, kanser koşularına katılıyorum. Bu da hayatın başka bir tarafında üretkenlik olarak beni çok tatmin ediyor ve yaşadığım bu kötü deneyim için “Olmuş ama boşuna olmamış,” dedirtiyor.

Bu röportajı okuyanlara ne söylemek istersin?

Ben hiçbir zaman “Bir adam çok büyük bir sağlık sorunu yaşadıysa bizim yaptığımızı yapsın,” demiyorum, hepimiz farklıyız sonuçta. Ama iki önerim var. İnsan ne yaparsın yapsın, mutlaka paylaşımcı ve üretken olmalı. Bu üretkenlik bir mimar gibi bina çizmek olmayabilir, demek istediğim herhangi bir uğraş. Yemek yapmayı mı seviyorsun, bir hobin mi var, git yap. Üretmek, tamamen içsel tatminle ilgili bir şey. Hayatın karşına çıkardığı çok fazla engel var. O engellere takılıp kaldığın zaman bir bakıyorsun geriye, zaman geçip gitmiş. Bizim kuşağımızı son yirmi yıldır maalesef uyuttular. Televizyonla, aşırı tüketimle, alışveriş merkezleriyle uyuttular. Bugün insanlar hafta sonu çocuklarını dışarı çıkarttığı zaman AVM’ye götürüyor. Tüm gün orada oturuyorlar. Bence bu çok hastalıklı bir durum, insanların yaşamla ilişkisini öldürüyor, üretkenliğini öldürüyor. Kısacası, bizim işimiz biraz zor. Ekleyebileceğim şey bu: Paylaşım ve üretkenlik, bu ikisi çok önemli hayatta.

Alim bugün ailesiyle birlikte Oxford’da yaşıyor. Yerleşik hayata geçmişler geçmesine ama gezmekten, keşfetmekten vazgeçmemişler. Buldukları her fırsatta dünyanın bir başka köşesine doğru yola çıkıyorlar...

Not-1: İnsan yönünden şanslı olduğumu söylemiş miydim? Yaşadığım şehirler karşıma hep en güzel insanlarını çıkarmıştır. Paris'te geçirdiğim üç yıl boyunca da böyle nasıl desem, çok şahane arkadaşlar girdi hayatıma. Bunlardan ikisi Aslı ve Emre. Aslında ben ilk stajımı on üç yıl önce Aslı'nın çalıştığı şirkette yapmıştım. Dünyanın küçüklüğünü ispatlar gibi, yıllar sonra bir gece kalabalık bir yemek masasında yeniden karşılaştık. Aynı küçük dünya 2012'nin Ocak ayında Emre'nin çocukluk arkadaşı, "kardeşi" Alim'le tanıştırdı beni. Bu röportaj da onların güzel ev sahipliğinde, leziz kahveler eşliğinde yapıldı.
Not-2: Alim'e sormak istedikleriniz için >> alimerginoglu@gmail.com
Not-3: “Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya” kitabına Amazon'dan ulaşabilirsiniz.
Not-4: Bu röportaj Yolculuk dergisinin Nisan sayısında yayımlandı. Derginin tüm sayılarını buradan okuyabilirsiniz.

17.05.2012

"cesur ve çalışkanların işidir yoga"


Bugün baktığımda görüyorum ki hayatım boyunca yoganın etrafında dolanmış, bazen yanına kadar gelmiş, bazen de tamamen uzaklaşmışım. Farklı yıllarda, farklı temaslar ama sonrasında hep bir kopuş. Hayatımın türlü değişim ve adaptasyonlarla geçmesi, yoga konusunda yakın çevremde ilham alabileceğim birilerinin olmaması gibi birçok sebebi/bahanesi olabilir bu kopuşların. Ama eninde sonunda, hazır olduğunda o geliyor, buluyor seni. Artık ömrün boyunca -hatta senden sonra da- süreceğini bildiğin bir müziği duymak gibi. Önceleri hem kendi sesinle hem de hayatın gürültüsüyle, belki biraz da bilinmeyenin korkusuyla bastırdığın ama artık hep senin yanında, geri planda, gününün her anında çalacak bir melodi. Sessizliğin güzel sesi.

Şimdi bütün bunlar nereden aklıma geldi?
Bu ay derKi'de* Yogibaba Adnan Çabuk ile yapılmış bir röportajı okuyunca tanıştığımız günü, o yağmurlu İstanbul gününü hatırladım. Yogayla temaslarımdan biriydi onunla yaptığım röportaj. Sonrasında da bağımız kopmadı, ikinci bir çalışma gerçekleştirdik ve otobiyografi kitabı "Sessizliği Bozmadan: Mezopotamyalı Yoginin Yaşam Serüveni"nin editörlüğünü yapma şansına, onuruna sahip oldum. Bu çalışmanın bir kısmında Ankara'da, bir kısmında Arnavutluk, Tiran'da oturmama rağmen mesafeler iletişimimizi hiç engellemedi. Kilometrelerce uzaktan, benim aceleci tepkilerim ve sabırsızlığım karşısında, her koşulda koruduğu dinginliğinden, sabır ve şefkatinden çok şey öğrendim.

Sanki dün gibi ama aslında ne çok şey değişmiş. Eskilerin arasından bulup çıkardım o yazıyı. Yazsam belki bugün yine aynı satırları yazardım ama "ne anladığım" öyle başka ki paylaşmadan edemedim. Yıllar önce Yolculuk dergisinde yayımlanan, Türkiye'nin ilk yogisi, Yogibaba Adnan “Ananda” Siddviho Çabuk'un hayat öyküsünden ve yogaya dair değerli sözlerinden parçalar içeren bu röportajı aşağıda paylaşıyorum. Kendisine içten teşekkürlerimle... (Ve yine evet, şu hayatta hiçbir şey tesadüf değil çekirge!)

"CESUR VE ÇALIŞKANLARIN İŞİDİR YOGA"

Aklımda bin bir soru, önümde uzun bir yapılacaklar listesi, yağmurlu Nişantaşı sokakları, takside adres tarifleri, far ışıklarıyla aydınlanan kestirme yollar, trafikten korkup taksiden iniş, üstüme gelen şemsiye mermileri, koşan ıslak adımlar ve bum! İşte vuruldum! O kadar hızlıydı ki hayat ve o kadar aceleciydim ki ben, nefes almayı unuttum. Eski bir evin çatısına çıkıp seyre koyuldum hayatı. Bedenim, ayaklarımın altındaki yaşlı bina gibiydi. Yıllar ikimizi de aşındırıyordu ve o nasıl depremlerle, yağmurla, fırtınalarla, tipilerle yıpranıyorsa ben de yıpranıyordum: Kinle, kıskançlıkla, hırsla, kızgınlıkla, korkuyla. Tek farkımız, beni yıpratan nedenleri yine ben yaratıyordum. Taşlarını ellerimle dizdiğim bir kuyuda, kendi kendimi boğuyordum. Trafikte sıkışmış, öfkeyle korna çalan insanlara, telaşlı gözlere, küfredenlere, birbirini hasetle süzenlere baktım. Herkes kendi kuyusunda boğulurken, hayat şefkatli kollarını açmış bize bakıyordu. Başımızı kaldırsak görecektik, durup derin bir nefes alsak hissedecektik ama kimsenin durmaya hâli yoktu...

Belki durmak için hiçbir zaman geç değildir, belki hayatı zora sokan en büyük neden içimizdedir, kim bilir belki yediğimiz yemekten aldığımız nefese, bir şeyleri yanlış yaptığımız içindir daimi mutsuzluklar, o bir türlü tatmin olamayışlar. Tüm bunları bilmek de, söylemek de ne kolay. Hayatının azımsanamayacak bir bölümü “kuyu”da geçen biri olarak, şimdi size ne desem, ne önersem yalan. Ama en azından “henüz” diyebilirim. Henüz başaramadım, henüz durup da kendime şöyle bir bakamadım, kendime hak ettiğim kadar iyi bakamadım evet. Ama Adnan Çabuk’la tanıştıktan sonra, bunun ne kadar da mümkün olduğunu anladım. Bazen bir şeye hazır olduğunuzu hissedebilmek için ışığa ihtiyaç duyarsınız, kuyunuzun karanlığından sıyrılıp önünüzü aydınlatacak bir damla güneşe. Işığı bulduktan sonra, yönünüzü tayin etmek size kalmıştır, kuyudan çıkıp dilediğiniz yere gidebilirsiniz. Hem belli mi olur, bir de bakarsınız ki güneş zaten sizsiniz.

“Herkesin şuursal bir seviyesi oluşur hayatta. Bizim hayat seviyemiz, bildiğimiz bilgilerin kullanmış olduğumuz miktarına bağlıdır. Bilgi, pratik varsa vardır, yoksa yoktur. Kitaplarda yazanlar ve kulaktan dolma bilgiler enformasyondur, gerçek bilgi değildir. 'Kişi ne kadarını biliyor'dan çok, bunların ne kadarını kullanıyor? Önemli olan budur.”

Bilgiye ulaşmanın ne de kolay olduğunu her yerde bangır bangır duyuyoruz oysa. Biz kan ter içinde bilgiye koşarken öğrendiklerimiz cebimizden birer birer düşüyor. Sanal âlemdeki arama motorlarında, oradan oraya sekip duruyoruz. Uygulamaya vaktimiz mi kalmıyor, yoksa teorilerde çırpınırken pratiği mi unutuyoruz?

Gazetelerde görmüştük, “Türkiye’nin ilk yogisi”. 40’lı yaşlara yaklaşırken başladığı yoganın öncesinde, hayatına o kadar çok şey sığdırmış ki bunlardan birini yapmış olmak bile kağıdı kalemi elinize alıp “Anlatsam roman olur!” dedirtecek cinsten. Bir kere hayatında macera hep var. Bu maceralar arasından hatırladığı ilk kare ilkokul çağlarındayken katıldığı, Kızılay Derneği’nin bir kampı. Memleketi Mardin yakınlarında, bir ırmak kenarında kurulan kampta doğayla iç içe olmanın keyfini tadar. Hayatı boyunca seyahat edeceğini de ilk kez o zaman hisseder.

Sayfalar açılır, sayfalar kapanır hayatında. Bir gün Türk Kuşu’nun düzenlediği paraşüt kursunun ilanını görür. Henüz ortaokulda olmasına rağmen kendisini lise talebesi gibi yazdırıp (Zararsız bir sahtekârlık!) eğitime başlar. Daha sonra arkadaşlarıyla birlikte Türkiye’nin ilk akrobasi timi olan “Uçan Gölgeler”i kurar, bu arada genç nesillere hocalık da yaparlar. Bugün “Öyle büyük bir aşktı ki paraşütçülük, hayatımda duyduğum en büyük heyecanlardandır,” diye anımsıyor o yılları. Paraşütçülüğü planör uçuşları takip eder. Çocukluk arkadaşının, onun teşviğiyle başladığı planör uçuşlarında hayatını kaybetmesi kendisinin de mutlaka bu kursu almasını gerektirecektir (Öleceksem ben de böyle ölmeliyim!). Kendini cezalandırmak, vicdanını bir nebze olsun rahatlatmak için başladığı planör kurslarında ise yüz kişi içinde en başarılı pilot olur. Türk Hava Kurumu’nda hoca olarak kalmasını teklif etseler de hız ve heyecan tutkusu, bu teklifin önüne geçer ve en büyük arzusu olan jet pilotluğu için İzmir Harp Okulu’na başvurur. Ne yazık ki yaşı üç ay büyük geldiği için okula alınamayacaktır. Bu olay, hayatının en büyük hayal kırıklıklarından biri olur. “O okula girseydim, dünyanın en iyi jet pilotu olacaktım, emindim. Bu olmayınca yeni bir pencere açtım hayatımda. Bir günde kapattım bu konuyu ve bir daha hiç düşünmedim.”

Analizler yapılır, karar aşamasına gelinir ve işte o noktada her şey biter ya da her şey, yeniden başlamaktadır. “Bütün deneyimlerini ardında bırakarak” yola devam edilir. Bir süre Oğuz Aral ile pandomim çalışmaları yapar, ardından Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Adnan Çoker’den resim eğitimi alır. Bu eğitimi yarıda bırakma kararını hocası kabul etmek istemese de, “içindeki ses” onu sonuna kadar destekler. Zaten hayatı boyunca neyin doğru olacağını hep bu ses söyler.

“İçimdeki guru, diyorum ben ona. Herkes bu sese sahip aslında, sadece duymak gerekiyor. Bugün herkes bir arkadaşına telefon açıyor, problemlerine çözüm arıyor. Herkes bir telefonda, ben kimseyi aramıyorum çünkü içerideki telefon hemen cevap veriyor. İnsanları kendi sıkıntılarımla hiç yormuyorum.”

Öğrencilik dönemlerinde maddi sıkıntılardan dolayı fotomodellik, reklâm filmlerinde oyunculuk ve mankenlik yapar, kazandığı paralarla da seyahat eder. Türkiye’nin ilk “hippi”sidir aynı zamanda. Otostopla Avrupa’yı gezmişliği de vardır. Yurt dışına çıktığı bir dönem  butik işletmeye başlar ve zamanla moda koordinatörlüğüne soyunur. New York’ta varlıklı insanların gardıroplarını düzenler, bir nevi baştan yaratır onları. Yaşam son hız devam ederken birden durur ve kendine bakar. Hayatı 40’lı rakamlara yaklaşmakta, saçları dökülmekte ve göbek yapmaktadır. “Sen bu olamazsın!” der. Kendine dikkat etmeye, düzenli aerobik yapmaya ve dört sene sonra da aerobik dersleri vermeye başlar. Bu arada Tai Chi Chuan ve yogayla tanışır. New York’ta yaptığı yoga, “spor yogası” diye tabir ettiği, fiziksel hareketlere dayalı bir  çalışmadır. O ana kadar hayatının büyük bir bölümünü Batı’da geçiren Adnan Çabuk, yine bir karar aşamasındadır. Bundan sonra yoga yapacaktır ama yoga, ciddi bir iştir. Bu yüzden de Hindistan’a gidecek, yüzünü Doğu’ya çevirecektir.

“Ben Doğuluyum, orada büyüdüm, ikisini de eşit bir şekilde yaşadım. Yüzümü Doğu'ya çevireceğim ama ancak bir şartla: Doğu’nun iyi taraflarıyla Batı’nın iyi taraflarını bir araya getirerek. Her ikisinin de kötü taraflarını atarak. Bu felsefe benim yolum oldu ve o günden bugüne, bu şekilde yaşadım hayatımı…” 

Peki yoga, hayatında neleri değiştiriyor? “Öncelikle kendime, sağlığıma bakmayı öğrendim. Aynı zamanda zihnimi ve duygularımı kontrol etme kabiliyeti getirdi ve bağımlılıktan kurtardı beni. Hepimiz bir şeylere bağımlıyız, sevgilimize, ailemize, sisteme… Şimdiyse ben hiçbir şeye bağımlı değilim. Etrafımdaki her şey gidebilir ama dengem bozulmaz, bütün mesele bu. Sağlıklı zihin - sağlıklı beden - sağlıklı ruh dengesini kurar yoga. Örneğin bir şey kazanır, çok sevinirsin ama yine de şuurunu kaybetmez ve dengeni korursun. Bir şey kaybeder, üzülürsün ama hemen kendini toparlarsın, hep raydasın aslında. Diğer insanlar ise kolayca raydan çıkabilir, travmalar yaşayabilir. Beş duyu organını ve zihnini kontrol edebilmektir yoga. Yoga yapmak demek korkularını, kıskançlığını, kızgınlığını, nefretini ve bencilliğini törpülemek demektir. Bunu törpüleyemiyorsan henüz yoga yapmıyorsun, yoganın sporunu yapıyorsun…”

Siddashram Yoga Center, Alanya
Öğrencileri arasında kalp hastaları da var, 85 yaşında olanı da, çok kilolu ya da zayıf olanı da. Yoganın aslı felsefesi, yoksa belli hareketleri yapabilme kabiliyeti, baş üstünde bir saat kalabilmek, vücudunu ikiye katlayabilmek değil.

“Fiziksel boyut bir ayakkabıdır, yoganın kabuğudur. Öyle yogiler var ki hiç yoga yapmaz, sadece oturur, meditasyon yapar ve bütün hayatını kontrol altına alır. Yogada yapılan fiziksel hareketlerle hedef, iç organlara ve vücudunuzda var olan sekiz adet bezeye masaj yapmaktır. Böylece bezelerinizi aktive etmiş ve vücudunuzun hormonal dengesini sağlamış oluyorsunuz. Bu bezelerin hemen üzerinde ise 'çakra' adı verilen enerji merkezleri bulunuyor. Yani fiziksel bedeninizle enerji bedeninizin fotoğraflarını üst üste koyduğunuzda, bezelerle çakraların aynı yerlerde olduğunu görüyorsunuz. Fiziksel bedendeki bezeler iyi çalıştığında enerji bedenindeki çakralar etkilenir, enerji bedenindeki çakralar açıldığı zaman fiziksel bedendeki bezeler etkilenir. O zaman enerji bedeniyle fiziksel beden arasında mükemmel bir bütünlük başlar ve bütün sistem çalışır. Bu yüzden ilk önce biyolojik sağlığı kazanacaksınız. Bunun için de yogaya ilk önce fiziksel hareketlerle başlanır, sonra nefesler öğretilir. Sürekli nefes çalıştığınız için akciğerleriniz güçlenir, beyin ve kan dolaşımı da giderek daha iyi çalışmaya başlar. Bütün sağlık ve tıpta, evrende ne geçiyorsa hepsini etkiliyor yoga. Batı dünyası nefesin ne kadar önemli olduğunun hala farkında değil. Çakraların fonksiyonlarını bile yeni yeni araştırmaya başladılar. Düzenli olarak yoga yaptığında beynin daha çok çalışır, farkındalığın, algılama ve iletişim kapasiten artar. İnsan kendi duygularını ve zihnini kontrol altına alamadığı için enerji bedenindeki kanallarda tıkanmalar meydana gelir. Yogayla birlikte bütün enerji kanalların açılır ve pozitif düşünce ve mesajların evrendeki en uç noktalara kadar ulaşabilir. Böylece negatif bir niyetin olmadığı sürece evrenden sana yardım gelebilir."

"Yoga yaptığın zaman hayata daha evrensel boyutta baktığın için kendini evrenin bir parçası gibi hissedersin. Ölümden korkmazsın, kayıptan korkmazsın ya da kazançlar seni baştan çıkarmaz. Her şey denge içindedir."

Bu sohbeti sonlandırmak benim için çok zor, oradan ayrılıp da "gerçek" hayata, İstanbul trafiğine nasıl gireceğimi düşünmeden edemiyorum. Bu sözler yıllarca aklımdan çıkmayacak, biliyorum: “Cesur ve çalışkanların işidir yoga. Korku, bencillik, kızgınlık, nefret ve kıskançlık duygularını törpüleyeceksin. Hayatta en zor iş kendini bilmektir. En azından yola çıkmak lazım, yolda olmak lazım. Yolunuz aydın olsun...”

Yogayla ve doğayla iç içe bir hafta:
Siddashram Yoga Center Alanya 

Siddashram Yoga Center'ın Alanya'da aşramın yazlık kısmı diyebileceğimiz bir arınma kampı var. Yogibaba Adnan “Ananda” Siddviho Çabuk ve Madam Lourdes Çabuk, buraya gelen kişilerle birlikte sağlıklı beslenme, vücutlarındaki toksinleri doğal yöntemlerle atma, zihinlerini dinlendirme, içlerine dönme ve doğayla aralarındaki uyumun farkına varma üzerine çalışmalar yapıyorlar. Kampa katılanların daha önce yoga yapmış olup olmaması önemli değil. Hatta yogayla tanışmak için çok güzel bir fırsat. Doğal bitki çayları, hafif ve sağlıklı besinler, yoga dersleri, açık havada yapılan yürüyüşler ve hafta boyunca iki kez yapılan “konuşmama günü”, katılımcılara tüm hayatlarını baştan ele alma imkanı sağlayan bir deneyim yaşatıyor. Ayrıntılı bilgi için ~ Siddashram Yoga Center
Yogaya dair başka yazılar ~ burada  /  *derKi'de yayımlanan röportajı okumak için ~ tıklayınız. / Fotoğraflar: Siddashram Yoga Center arşivi

14.04.2012

blog öyküleri 01 ~ kar yumurtalarının lezzet yolculuğu

Blog yazmak çoğu kişi için bir tutku, dünyayı keşfetmenin, kendine tanık olmanın ya da kendini var etmenin bir yolu. denize sıfır'da bundan böyle blogların, blog yazarlarının öyküleri de olacak. Maksat başka hayatlara ilham olsun, tutkular paylaşılsın, çoğalsın...

Snoweggs'i diğer birçok yemek blogundan ayıran temel nokta nedir diyecek olursanız, yazarının farkındalığı, derim. Yalnızca yemek yapmıyor blog yazarı, yaşadığı anı, çevresini gözlemliyor, hepsini harmanlayıp önce yemeğine, sonra da bloguna katıyor. Doğruya doğru, tariflerin hiçbirini denemedim, belki tembelliğimden. Ama bir yemek tarifi okumaktan da hiç bu kadar keyif almadım!

Yolculuk dergisine hazırladığım "Blog Arkası" köşesi için Oytun Koçlar Abut ile aşağıdaki röportajı yaptığımızda Snoweggs ikinci yaşını kutluyordu. Sene 2011, aylardan Mart'tı...








“KAR YUMURTALARININ LEZZET YOLCULUĞU”


“Kayboluyoruz; günün içinde, şehrin içinde, evrenin içinde, kendi içimizde sürekli bir yerlere dağılıyoruz, bilerek ya da bilmeden savurup duruyoruz parçalarımızı. Kafamız neredeyse her an dağınık, dolayısıyla okuduğumuz ve hatta deyim yerindeyse yalayıp yuttuğumuz 'öğretiler'le sahip olmak istediğimiz bıçak gibi keskin bir dikkat, anı yaşama, farkındalık gibi nitelikler sadece yazılarda kalıyor. Saf mutluluk, özgürlük ise bize bambaşka bir evrenden el sallıyor arada bir…”

Yukarıdaki satırlar devam edecek, sakin bir ırmak gibi sürükleyecek okurunu ve bir yemek tarifine, “ballı havuç çorbası”na götürecek. Bir an için anı yaşayacak okur, satır aralarından toplayacak merakını, yalnızca üç beş malzemeden ve bardak-kaşık ölçülerinden ibaret olmayacak o yemek. Mutfakta, buhar sıcaklığında karıştırırken çorbasını, blog sahibinin içinden, kaleminden dökülenler de dökülecek tenceresine. Ya da incinen yerlerine, şifa niyetine.

Ballı ve baharatlı kek, biberiyeli tavuk, Frenk üzümlü ve böğürtlenli sorbet, yerfıstığı ezmeli şekerleme… Gelelim “kar yumurtaları”nın öyküsüne!

Blog yazmaya nasıl başladınız?
2009 yılının Mart ayında başladı Snoweggs ile yolculuk. Özel amaçlardan, beklentilerden ve incelikle düşünülmüş tüm kurgulardan bağımsızca çıkageldi, her ânı bir bebek misali bitmek tükenmek bilmez bir merakla yaşayan, “anbean keşfetmek” adeta hayatının biricik amacı olan bir ruhun yansıması oluverdi.

O dönemde işten ayrılmıştım ve dolayısıyla “zaman” denilen şeye sahiptim, hem de bolca. İyi yemek yemeyi, lezzetin her halini keşfetmeyi, mutfakta zaman geçirmeyi seviyordum. Tüm bunlara görsel anlamda bir şeyler yaratma tutkum ve dijital evrene olan yakınlığım da eklenince ortaya Snoweggs çıkıverdi.

“Snoweggs” ne demek?
Yayımlandığı ilk günlerde pek çok kişi Snoweggs’in anlamını ve nereden geldiğini merak etti. İsmini Fransızca “Oeufs à la Neige”den (öf ala nej) aldı, namı diğer “snow eggs”, namı diğer diğer “kar yumurtaları”. Mereng’lerin kardan yumurtalara benzediği ve Créme Anglaise (light custard) sosunun içinde yüzdüğü bir tatlı.

Yemeğin, mutfağın hayatınızdaki yeri...
Yemek, hem tüketmek hem de üretmek anlamında benim için hobiden çok öte ancak hobiden öte derken şunu da belirtmek isterim, yemek yapmayı ticari bir boyuta taşımayı pek düşünmüyorum. Sağlıklı beslenmek, yemekleri doğru tekniklerle pişirmek, sebzeyi meyveyi mevsiminde tüketmek... E tabii ara sıra da kaçamaklar ve yaramazlıklar yapmak. Bu bakımdan hem yaşamak için yiyorum hem de yemek için yaşıyorum diyebilirim.

Tarifleriniz daha ismiyle insanda merak uyandırıyor. Kaynağınız nedir?
Genellikle yabancı dergi, gazete, blog gibi kaynaklardan, zaman zaman yabancı yemek kitaplarından faydalanıyorum. Tarifleri uyguladığım kaynakların ortak noktası içeriklerine gözü kapalı güven duyabilmem, örneğin The Guardian gazetesinin yemek bölümü ve yemek editörleri.

Fotoğraflar oldukça profesyonel görünüyor. Bu konuda bir eğitim aldınız mı?
Çok teşekkürler, fotoğraflar beğenilince çok mutlu oluyorum, zira o kadar zor beğeniyorum ve hatta beğenmiyorum ki. Üniversitede “Görsel Antropoloji ve Belgeleme” konulu uygulamalı bir dersimiz vardı. Onun dışında bu konuda hiçbir eğitim görmedim. Sanırım pek çok konuda olduğu gibi fotoğraf çekerken de sezgisel davranıyorum.

Blog yazarı olmak hayatınızda neleri değiştirdi?
Öncelikle kilomu! Neyse ki şimdi yeniden eskisi gibiyim. Artık pişirdiğim ne kadar yaramaz şey varsa genellikle hemen eşe dosta gönderiyorum. Blog yazarken çok şey keşfettim, sanırım en çok da kendimi. Fotoğraf çekmeye, yeniden yazı yazmaya başladım, tüm bunlar hayatımda ki pek çok şeyi olumlu anlamda tetikledi diyebilirim.

Bugüne kadar yazdıklarınız arasında en sevdiğiniz?
Her birinde kendimden o kadar çok parça var ki “şudur” diyebilmek gerçekten güç. Ancak “Ballı Havuç Çorbası” başlıklı yazımın bendeki yeri daha farklı…


Notlar:
Yazıda kullanılan fotoğraflar blog yazarı Oytun Koçlar Abut tarafından çekildi.
Röportajın tamamını Yolculuk dergisinde okuyabilirsiniz >>

Geçmiş doğum günün kutlu olsun Snoweggs!

1.10.2011

piknik tüpünde bebek maması

İnsan değiştikçe çevresi de değişiyor. Hoş, otuz iki yıl boyunca karşılaştığım insanlara baktığımda -seçme imkanım olanlar/olmayanlar açısından- genellikle çok şanslı olduğumu görüyorum. Dünyama çoğunlukla içten, yaşadığının, nefes aldığının farkında insanlar girdi. Girmeyeni de ben buldum. "Yaşamak için iştahımı artıran" kişileri aradım. Röportaj yapmak, onları bulmak için hep iyi bir yoldu. Eski röportajlarımı paylaşmaya karar vermem de bu yüzden. Onları siz de tanıyın, iştahınız kabarsın istedim.

Tanıştırayım: Ayşe ve Sedat Pınarbaşı. Dünyayı gezme hayaliyle yaşlanmak yerine dünyayı gezerek yaşayan bir çift. Karavanlarının önünde bana çay ikram ettikleri gün, dün gibi...

14.08.2011

dünyayı oyuncaklar kurtaracak

*Trabzon’da, televizyonun karşısında küçük bir çocuk. Önünde su dolu bir çamaşır leğeni, Kaptan Custo’nun maceralarını beklemekte. Dizi başlar başlamaz başını suya daldırıyor. Önde Kaptan Custo, arkasında çocuk... Kaptan'ın maceraları, Trabzon Limanı’na yanaşan bir denizaltıyı gezdiği günden beri düşlerini süslüyor. O dönemde oyuncak denizaltı yok ama o, annesinin çamaşır leğeninde kendi denizini yaratmış. O leğende oyunlar oynamış, kendi yarattığı oyunlara inanmış. Sonra büyümüş, inancından hiçbir şey kaybetmeden büyümüş çocuk...

5.04.2011

oynamadan olmaz

Küçükken bana çok büyük gelen bir pasajın içinde otururduk. Apartman kapımız sokağa değil, pasajın giriş katına açılırdı ve karşıma oyuncakçının rengârenk vitrini çıkardı. Vitrin ayda yılda bir değişse de ben her seferinde en az bir-iki dakikayı önünde geçirir, sokağa ya da evimize ondan sonra dönerdim. Şimdi düşündüğümde hepsine sahip olmak arzusu duyduğumu sanmıyorum. Daha çok dev boyuttaki tüylü hayvanların, pembe yanaklı bebeklerin, topların, arabaların ve içlerini göremediğim renkli kutuların öykülerine duyduğum meraktı, bu günlük "saygı duruşları"mın nedeni.